Fen Edebiyat Fakültesi

Sinirbilim Bakış Açısıyla Empati ve Covid-19 Pandemisi

İçinde bulunduğumuz korona (Covid-19) pandemisi temel bir sağlık krizi olmasının yanı sıra, ciddi düzeyde toplumsal, ekonomik, psikolojik krizleri de beraberinde getirmektedir. Aslında tüm bu etkiler birbirine sıkı sıkıya bağlı halkalardır. Hayatların beklenmedik bir şekilde değişmesi, bilinen güvenlik alanlarından çıkılması, farklı alanlarda kayıp korkuları, yalnızlık hissi, gündeme gelen ilişki problemleri, yoğun belirsizliğin yol açtığı öz-kontrolü kaybetme hissi, tahammül düzeylerinin düşmesi, öfke kontrol güçlüğü gibi daha pek çok durum, yaşadığımız salgının günlük yaşamda psikolojimiz üzerindeki çeşitli yansımaları olarak sıralanabilir. Öte yandan, ilk etapta odağın fiziksel sağlık olması sebebiyle salgının gündelik yaşamda psikolojik sağlığa olan etkileri de ihmal ediliyor olabilir. Ancak, beden ve zihin bir bütün olarak çalışır, aralarında karşılıklı bir ilişki vardır. Fiziksel sağlığımız psikolojik sağlığımızı, psikolojik sağlığımız ise fiziksel sağlığımızı etkiler. Tam olarak ne zaman sonlanacağını bilmediğimiz bir pandemi krizinde ise, psikolojik sağlığımızı korumak ve içinde bulunduğumuz stresi azaltabilmenin yollarını aramak, virüsün, hem fiziksel sağlığa (özellikle bağışıklık sistemini ayakta tutmaya aracılık ederek) hem de sosyo-ekonomik etkilerine karşı korunmada önem taşır. Korona virüsü ile çok fazla duygusal ve sosyal desteğe ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde sevdiklerimizle, çevremizle aramıza fiziksel mesafe koymak durumunda kaldık. İçinde bulunduğumuz zor koşullarda kendimizi anlamaya, diğerleri tarafından anlaşılmaya, paylaşıma, dayanışmaya, çevremize ve kendimize karşı daha fazla kibar olmaya, her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var. Bu bağlamda yazımız, bu ihtiyaçların merkezinde olan empatinin, korona (Covid-19) pandemisi ile ilişkisine odaklanacaktır. Bu ilişki, yaşadığımız pandemi krizinde, empatinin ve empatik bir birey olma yönünde yol almanın, kriz sürecindeki yaşantımız, ilişkilerimiz ve toplumsal rolüne değinerek ele alınacaktır. Bu doğrultuda, öncelikle empati kavramı tanımlanacaktır. Ardından, insan beyni açısından empatinin nasıl geliştirilebilir bir “beceri” olduğu açıklanacaktır. Son olarak, empati becerisi kazanmanın, içinde bulunduğumuz kriz günlerinde her birey için sağlayacağı katkılar ele alınacaktır.

Empati, bir başka deyişle eşduyum, bir başkasının duygu ve hislerini anlayabilme becerisi anlamında kullanılmaktadır. Bu bağlamda günlük yaşamda çok sık kullandığımız ‘duygu’ ve ‘his’ kavramlarına değinmek yararlı olacaktır. Genellikle duygu ve his terimleri birbirinin yerine kullanılır. Ancak, duygu ve his farklı anlamlara sahiptir. Duygu; fizyolojik, bilişsel ve davranışsal değişikliklerin karmaşık bir şekli olarak tanımlanabilir. İnsan duyguları ve yüz ifadeleri üzerinde çalışan Paul Ekman, her kültürde insanoğlunun benzer şekilde ifade ettiği altı temel duyguyu tanımlamıştır. Söz konusu altı duygu; mutluluk, üzüntü, öfke, korku, tiksinme ve şaşkınlıktır. Bununla beraber, hissettiğimiz duygular altı temel duygunun çeşitlenmesiyle çok daha fazladır. His kavramı ise, bir duygunun yaşanmasına/deneyimlenmesine karşılık kullanılır. Örneğin, mutluluk duygusunun oluşturduğu tüm etkilerle tecrübe edilmesi, mutluluk duygusuna yönelik hissimizi oluşturacaktır. O halde, bir başkasının içinde bulunduğu duygunun ifade edilme şekilleri de (ses tonu, jest, mimik gibi bedensel tepkiler, beklenti gibi biliş, göz bebeklerinin büyümesi gibi fizyolojik değişimler) muhatabına empati yapabilmek için gerekli sosyal ipuçlarını sağlamaktadır. Dolayısıyla empati, kendimizi bir başkasının yerine koyma, başkasını anlama ve anladığımızı karşı tarafa gösterebilme yetilerinin tümünü kapsar. Psikolojide, kişinin sosyal ipuçlarını kullanarak bir başkasının davranışını (duygu, düşünce ve eylem düzeyinde) anlaması ve sosyal iletişimde bulunabilme becerisi, “Sosyal Biliş/Zihin Teorisi” olarak ele alınır.

Empati bir beceri olarak ele alındığında, bu yetinin gelişip değişebilir olma özelliklerini de içinde barındırır. Nitekim, herkes benzer bir empati düzeyine sahip değildir. İnsan beyninin “empati yapabilme” becerisine sahip olduğuna dair kanıtlar yakın sayılabilecek bir geçmişte ortaya konmuştur. İlk olarak, insan beyniyle çok büyük oranda örtüşen maymun beyninde bir eylemin gerçekleşmesi sırasında tepki veren sinir hücrelerinin, söz konusu eylemin bir başkası tarafından gerçekleştirilmesinin izlenmesi sırasında da tepki verdiği keşfedilmiştir.[1] Daha açık bir ifadeyle, bir eylemin gerçekleşmesi sırasında tepki veren sinir hücreleri, aynı eylemin bir başkası tarafından gerçekleştirilmesinin izlenmesi sırasında da tepki vermektedir. Bu nedenle bu sinir hücresi grubu “ayna nöron”lar olarak adlandırılmıştır. Daha sonra yapılan çalışmalarla da ayna nöronların hem insanlarda hem de hayvanlardaki varlığı, bir başkasının eylem ve niyetlerini anlama, taklit yetisi, bir dili anlama gibi alanlarda geniş bir yelpazede gösterilmiştir. O halde, bir başkasının eylemlerini anlamak ve bunlara uygun karşılığı verebilmek “ayna nöronlar” ile mümkün görünmektedir. Tüm bunların ötesinde, günümüzde beyin faaliyetini ölçen görüntüleme çalışmaları ile insanlarda öznel duyusal deneyimlere (dokunma, acı, tat gibi) olumlu veya olumsuz bir değer atfetme sırasında aktif olan beyin bölgesinde, bir başkasının duysal deneyimine ilişkin etkiler gözlendiğinde de aktivite tespit edilmiştir. Örneğin, bu beyin bölgesinin, kişi ağrıyı hissettiğinde ya da başka insanlarda ağrı hissini gözlemlediğinde, benzer şekilde kişi hoş olan/olmayan yiyecekleri tattığında ya da başka insanların hoş olan/olmayan yiyecekleri tatmasını gözlemlediğinde de aktif olduğu gösterilmiştir.[2] Bu da tıpkı bir eylemin yapılması ve izlenmesinin beyinde benzer aktiviteye yol açması gibi, bir duyumun ve hissin kişinin kendisi tarafından deneyimlenmesi ile bir başkasında gözlenmesinin benzer bir sinirsel temeli olduğunu göstermektedir. Bu durum, tam anlamıyla, eşduyuma dair sinirsel bir temele sahip olduğumuzun kanıtsal bir göstergesidir. Bu noktada, insan beyni, empati yapabilme işlevini yerine getirebilecek bir sinirsel temele sahip olmasına rağmen, neden insanlarda benzer düzeyde bir empati becerisinin olmadığı açıklanabilir. İnsan beyni, “plastisite”[3] olarak adlandırılan deneyimle beraber yapısal ve işlevsel düzeyde değişebilir, dönüşebilir elastik bir özelliğe sahiptir. Yani, beynimiz, plastisite özelliği sayesinde iç ve dış çevreden gelen uyaranlar ve deneyimlerle zamanla değişebilir. İnsan türü için doğum sonrası beyin gelişiminde asıl önemli olan nokta, sinir hücreleri arasında kurulan yeni bağlantılar ve bu bağlantıların niteliğidir. Bugün biliyoruz ki pek çok zihinsel işlev (algılama, karar verme, planlama, muhakeme vb.), farklı beyin bölgelerindeki sinir hücrelerinin birbiriyle bağlantı kurabilmesinin bir sonucu olarak gelişir. Bağlantısallığı, beyinde yakın ve uzak bölgelerin eşzamanlı faaliyeti olarak düşünebiliriz. Dolayısıyla beynin plastisite özelliği, sinir hücreleri arasındaki bağlantıların niceliği ve niteliğinde zamanla değişiklikler olabileceğini gösterir. Aslında, tüm bu süreç, “öğrenme” ye karşılık gelir. Dolayısıyla insan beyni, öğrenme ve gerektiğinde değişen çevre koşullarına karşı uyum gösterebilme imkânlarına sahiptir. Peki, buraya kadar anlattıklarımızı empati ve Covid-19 pandemisi bağlamında nereye koyabiliriz? İnsan beyni empati işlevine yönelik bir takım organizasyona sahiptir. Bununla beraber, empati kurmaya yönelik her adım ve her pratikte empati işlevi ile ilgili beyin bölgelerindeki sinir hücreleri zamanla yeni bağlantılar geliştirecek ve/veya var olan bağlantılar güçlenecek, böylece söz konusu bağlantıların işlevi değişecektir. Yani, beyin, empati kurabilmeyi öğrenmiş olacaktır. Beynimizin bu özelliği, aslında farkındalık kazanmanın ne kadar önemli olabileceğini de göstermektedir. Çünkü, fark ettiğimiz noktada değişmek için çaba harcayabilir, bu vesileyle beynimize yeni durumu öğretebiliriz. Yani, gerek biyolojik, gerek ailesel, gerek sosyokültürel sebeplerle empati yetisinin düşük olması, hayat boyu bu düzeyde stabil kalınacağı anlamına gelmemektedir. O halde, ilişkilerimizde daha fazla empatik olmaya ihtiyacımız olduğu bu pandemi döneminde, kendimize ve çevremize karşı daha empatik bireyler olma yönünde pratiklerle, yaşadığımız krizi fırsata dönüştürme imkânı elde edebiliriz. Bu yolla hem toplumsal krizi atlatmanın hem de gündelik yaşamımızda olumlu yöndeki köklü değişimlerin önünü açabiliriz. Çünkü, beynimizin değişen çevre koşulları karşısındaki müthiş adaptasyon ve değişim becerisi buna olanak sağlayacaktır.

Evrimsel açıdan insan türünün en etkin yönü, iletişim ve toplumsal etkileşim olarak bilinir. Diğer türlerle karşılaştırıldığında insan türü yavrusunun kendi ihtiyaçlarını karşılayabilir bir hale gelmesi uzunca bir zaman alır. İnsan yavrusu, otonom bir hale gelinceye kadar bir başkasının bakımına ve ilgisine muhtaçtır. Bir başkasından bakım ve eğitim gördüğü bu uzun dönem süresince, insan yavrusu, sosyalleşir, diğerleriyle iletişim kurmayı öğrenir ve başkalarının niyetlerini, gereksinimlerini, eylemlerini kavramasını sağlayacak bir “zihin teorisi” geliştirir[4]. Empati becerisinin gelişimi bu yolla başlar ve sonrasında kurulan ilişkilerle giderek gelişir, dönüşür. Bir başka deyişle insanın diğer türlere nazaran otonom bir hal kazanmasının uzun sürmesi tam olarak sosyal bir varlık olmasına hizmet etmektedir. Dolayısıyla korona virüsü, doğamızın diğerleriyle etkileşim ve iletişim gibi en etkin yönüne vurmakta, bu yönüyle doğamızın en temel özelliğini sarsıyor görünmektedir. Çünkü, bu süreçte, çevremizle aramıza fiziksel olarak mesafe koymak, kendimizi bir diğerinden sakınmak durumundayız. Öte yandan, virüsün zorunlu kıldığı fiziksel izolasyon, toplumsal etkileşimin bizler için taşıdığı önemi de gözler önüne sermektedir. Nitekim, krizi atlatmanın, olumlu bir noktaya dönüştürmenin yolu, yine toplumsal dayanışmadan, güçlü bağlar kurmaktan, bir diğerinin ihtiyacına cevap vermekten, birbirimizi anlamaktan geçiyor. İşte tam bu noktada, korona pandemisinin, insanın kendisi ve çevresiyle kurduğu ilişkide paradoksal bir anlam taşıdığı görünmektedir. Çünkü, bir yandan korona salgınının bir pandemi haline dönüşmesinde birbirimize sıkı sıkıya bağlı sosyal varlıklar olmamız etkili olmuşken, bir yanıyla da yine bu bağlılığın gerektirdiği şekilde birbirimizin haklarına saygı göstererek söz konusu krizi atlatma ve yönetebilme imkânı elde edebiliriz.

Sosyal varlıklar olarak, diğerini anlama ve bir diğeri tarafından anlaşılma isteğimiz son derece kuvvetlidir. Bu açıdan baktığımızda empatinin genellikle ilişkiler bağlamında ele alınması da şaşırtıcı değildir. Nitekim, empati, tanımı gereği, kendimizden ayrışıp bir diğerini, ötekini anlamaktır. Bir başkasını anlamak, sadece kendi problemlerimiz içerisinde sıkışıp kalma hissinden kurtulmamıza da imkân verecektir. Çünkü, etrafımızdaki kişilerin yaşadığı sorunları bilmediğimiz, dış çevreye yeterli dikkati vermediğimiz bir tabloda, kötü olaylar ve problemler sadece bizim başımıza geliyor ya da en kötü duyguları sadece biz hissediyormuşuz gibi bir yanılgıya kapılabiliriz. Korona pandemisiyle tüm dünyada ve ülkemizde bireysel ve toplumsal yaşamda önemli derecede farklılıklara, temel bir sağlık sorunun yanı sıra toplumsal, ekonomik, psikolojik boyutta pek çok krize şahit oluyoruz. Bu kriz karşısında herkesin eşit koşullarda ol(a)madığını görüyoruz. Bu noktada, krizin insan ve toplum yaşamını nasıl etkilediğine, bu farklı etkiler altındaki insanların neler yaşamış, neler hissetmiş olabileceğine odaklanabilir, yaşananları anlamaya çalışabilir, diğerlerine nasıl bir çözüm ve destek sağlayabileceğimizi düşünebilir ve harekete geçebiliriz. Böylelikle, bu dönemde etrafımızda gelişen durumlara, olaylara ve kişilere karşı her zamankinden daha fazla duyarlı olarak empati becerimizi geliştirme yolunda bir adım atabilir ve krizi işlevsel bir noktaya çekebiliriz. Üstelik, bir diğerine odaklanmaya, anlamaya daha fazla çaba sarf etmek, bizi, yoğun belirsizliğin hâkim olduğu söz konusu süreçte kendimizle ilgili geleceğe dair endişeler içerisinde kalmaktan bir nebze olsun kurtarabilir. Bununla beraber, bu zorlu süreçte hiç kuşkusuz başta kendimizi anlayabilmeliyiz. Nitekim, bir başkasını anlamanın yolu, kendi duygu ve düşüncelerimizin farkında olmaktan, kendimizi anlamaktan geçer. Bu dönemde, hepimiz, kendimizi zaman zaman, olumsuz duygular içerisinde veya sürekli dalgalanan bir duygu-durum halinde, geleceğe dair yüksek düzeyde kaygı ve umutsuzluk hisleri içinde bulabiliriz. Böyle bir durumda, kendimize empatik olmak demek; hislerimize kulak vermek, bu hislerin altındaki duygu(ları) fark etmek, duygu, düşünce ve tepkilerimizi anlayarak yeri geldiğinde kendimizi yatıştırabilmek demektir. Bu beceriler sayesinde, içinde bulunduğumuz süreçte, hızla gelişen durum/olaylar karşısında, duygu düzenlemesi yapabilir, fiziksel izolasyon içerisinde kendimize yardım edebiliriz.

Empati kurabilme yetisi, bir başkası tarafından anlaşılıyor olma, ihtiyaçlarının görülüyor ve karşılanıyor olması ile de sıkı sıkıya bağlantılıdır. Bu da, duygusal ve sosyal desteğe fazlasıyla ihtiyaç duyduğumuz pandemi döneminde, ilişkilerimizi yeniden yapılandırmayı ve dönüştürmeyi gündeme getirebilir. Evlere çekildiğimiz bugünlerde kurduğumuz ilişkilerde nelere ihtiyacımız olduğunu düşünebilir, bu ihtiyaçları karşımızdakine uygun yolla ifade edebilme yolları arayabilir, aynı zamanda karşımızdakinin ihtiyaçlarını da görmeye, sorunlarına odaklanmaya çabalayabiliriz. Böylece, kriz döneminde ilişkilerimizi daha iyi düzeye çıkarma mümkün olabilir. Hiç kuşkusuz, toplumsal dayanışmanın önemini fazlasıyla hatırlatan bir süreçte, diğerlerinin ihtiyaçlarına cevap verebilmek kadar diğerlerine ulaşabilmek ve gerektiğinde yardım isteyebilmek de kritik derecede önemlidir. Dolayısıyla, empatik bir birey olmak, yaşadığımız fiziksel izolasyon karşısında başkaları ile olan bağlantıları ayakta ve güçlü tutarak daha az yalnız hissetmeye de aracılık edecektir. Bugünlerde diğerlerine yardım için gönüllü olmak ve aktif rol almak, empati becerimizi geliştirmek için bir diğer yol olabilir. Yardım vesilesiyle bir başkasının hayatına dokunabilme hissini tatmak, bu dönemde sıkça karşı karşıya kaldığımız hayatımızın kontrolünü kaybetme endişesini, dengeli bir düzeye çekebilmeye ve kendimizi daha güçlü hissetmeye de imkân verecektir.

Empatik bir birey olma, bizi sürekli kendi kazancımıza yönelik doyumlar sağlamaktan uzaklaşmayı, sağlıklı ilişkiler kurabilmeyi, var olan ilişkileri sürdürebilmeyi, diğerlerinden beklentilerimizi dengede tutabilmeyi, kendimizinkinden farklı düşüncelerin, yaşantıların olabileceğini kabul ederek zihnimizin repertuarını genişletebilmeyi, çevremizdeki insanları olduğu gibi kabul edebilmeyi ve dolayısıyla koşulsuz sevebilmeyi, çevremizde de sevilen, anlaşılan, güçlü ilişkilere sahip bireyler olmamızı sağlayacaktır. Bu sonuçlar, hiç kuşkusuz hayatımızı oldukça kolaylaştıracaktır. Sonuç olarak içinde bulunduğumuz pandemi krizi, empati becerimizin gelişmesine olanak sağlayabilir. Bu süreci, empatik bir birey olma yolunda çabalayarak büyük bir kazançla kapatabiliriz

Kaynaklar

1. Rizzolatti G, Fadiga L, Gallese V, Fogassi L. Premotor cortex and the recognition of motor actions. Brain Res Cogn Brain Res 1996; 3(2): 131-141. https://doi.org/10.1016/0926-6410(95)00038-0.

2. Gogolla N. The Insular Cortex. Current Biology 2017; 27 (12): R573–R591. https://doi.org/10.1016/j.cub.2017.05.010.

3. Kolb B & Whishaw IQ. Brain Plasticity and Behavior. Annu. Rev. Psychol 1998; 49: 43-64.

4. Rose S. (Levent Can Yılmaz Çev.). 21. Yüzyılda Beyin (1. Basım). Evrensel Basım Yayın, İstanbul; 2008. ISBN: 978-605-4156-04-7.

 

Handan Noyan*

* Dr. Öğretim Üyesi, İstinye Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Psikoloji Bölümü.